25 Aralık 2009 Cuma
17 Aralık 2009 Perşembe
Ara Veriyorum
.
Ara veriyorum bir süre yaşamı konuşmaya
Çünkü konuşacak kimse kalmadı yaşamda.
Yalnız kendime ait dünyada birileri kalmadı
Başkalarına ait dünyalar başkalarına kaldı.
Örneğin bu yazı, varsayın ki başka bir dünyadan
Başka bir amaçla indi bu sayfaya.
Mesela ben bu yazıyı kendime ait yaşamın dışında
Çok başka yaşamları anlatmanın gayretiyle yazdım.
Değeri üst katmanda koyu kıvam kaynasa da
Alt benlik tercihlerimizin zamanıyla şakacı tavrını sürdürüyor.
Bir okur, sadece okurluğun fark ettirdiği mesafeden
Sonuç devşirdiğinde kendine;
Bir yazar, yazarlığının örselenmesine aldırmadan
Benimsiyor sonuçları.
Okur ve yazarın bir cümlede buluştuğu üst katman
Sonuç ve örselenmişliği taşıyamıyor alt benlikte.
Taşıyamadığına illa ki muhtaçsan ya bölersin
Kan ve teri ya da icat edersin.
Karakteri yaşam olsa da kurulan cümlelerin
Kapak konusu kimse kalmadı yaşamda
Hepsini eritti, göğsümüzden damlayan
Acı tuzlu bir suda.
Emre Küçükoğlu
Gönderen
Emre
zaman:
23:02
4
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: şiir 09
07 Aralık 2009 Pazartesi
Bir Zamanlar Sevginle
.
Körlük,
İhtiyatlı sağırlık ,
Ait olduğumuz çoğul hiçlikler havuzunun felçli görüntüsü.
Sana, ona, buna bulaşan koşulsuzluk direnci.
(Pencereler kardan buz kaplamış. Yemeği yine sıcak indirmişsin ateşten. Dur biraz, bu koku… bir şey mi yanıyor ? Ütünün fişini çekmeyi unutma. Yaz gelince oraya götüreceğim seni; oraya işte ! Hani ! Bildin değil mi ? Bugün çok güzelsin; sana neden yalan söyleyecekmişim ben ? Haydi boş ver artık dışarıdaki sesleri, beni dinle sen. Bugün sana hangi gazeteyi okuyayım ? Yavaş iç biraz, yine üstüne döktün.)
Ardı arkası kesilmedi son yağmurların yine de hepimizi dağıtan kasvetten kurtulduk sayende. Benim umudum kalmamıştı, nasıl kalsın ki; üç oda içinde kendimizi boğuyorduk neredeyse. Hiç dayanamam dediğim o adama katlanabilmeyi öğrettin ya; kim gelse sesim çıkmaz artık. Bir şey sandık doğamızı. Sadece topraktık. Alıştıra alıştıra değiştirmeye çalıştın. Ben dünden razıydım oysa. Gitmeye… ve dönmemeye. Daha yolun başında yorgun düşeceğimi söylemiştin. İlk kazığı yediğimde dönmeyi istedim. Özlediğim filan yok. Her gün küfür ediyorum. Biraz cesaret olmalıydı bende de. Biraz özgüven. İşte o birazları dışa çıkarmak gerekti; belki de hiç olmadığını gözümle görmek. Bilmek tam anlamıyla, emin olarak. Bildikten sonra yine kaç n’olcak ki ?
***
Kaldırımlar seçiyorum; iyi kaldırımlar. Demir parmaklıklar sonrası ayaklarımın değerini bilecek iyi kaldırımlar. Kolsuz beyaz bir gömleği giymeden önce baş ucumda sallanan serum şişesini sevmeye çalışıyorum; ince bir hortumla damarlarıma damlayan sıvıyı…
Henüz bana karışmamışken sevdiğim bütün kadınları hatırlatıyor. Bir hastalığın tedavi süresince kanıma damlayanları...
Mutlu görünüyorum aynı karede ayak bileklerinle. Arkamda, yüksekte bir sandalyeye oturmuşsun, uzatmışsın bir göle sokar gibi ayaklarını. Yüzümün hizasında. Burnum kadar inceymişiz. Gülünecek bir yanı da var kimsesiz kıyının.
Şimdi ise
Sen olmadan
İçi boş bir şişeyi andırıyorum.
Rüzgar estikçe devrilen
Devrildikçe çatlayan – gürültüyle
Kırılan
En yumuşak halıda bile.
***
Yanlış giden bir şeyler oluyor zaman zaman. Yemek yenirken çatal düşüyor yere, bulaşık yıkanırken tabaklar kırılıyor, kapılar kilitlenmiyor evden ayrılırken; kapılar hızlı vuruluyor. Duvarlara söyleniyor sözler, eskiyor; çarpıp geri geliyor, duymuyorsun. Söylediğine emin olamıyorsun. Her şey üst üste derler ya yok; hepsi birden geliyor, toplanmış halde.
yanlış giden
her şey
üst üste
Değiştireyim artık istiyorsun; burana kadar geliyor. İki yakanda bir el. Serseri. Neresinden tutsan kopuyor; haberini alıyorlarmış gibi. Adım attığın yer kuruyor.
Bıktım de
Sıkıldım
Bunaldım de
Daha ne kadar ortağı olacaksın bu suçun? Kendine eziyet etmenin de şerefli bir duruşu var. Kol kırılır yen içinde kalır. Karşılıklı bir mendirek örüp paslanmasını bekliyoruz altımızda kalan denizin.
***
Bir anneye soramayacağınız kaç soru var sizde?
ya da şöyle diyelim: Kaç anne öldürdünüz gözünüzü kırpmadan; aklınızda inşa ettiğiniz saçma sapan yapılar için?
Yok mu?
Tekrar düşünün
sıcaklığı, soğukluğu, yarı aç yarı tok bir muhabbeti. Kupkuru başlayan okul yolculuklarında zihninizde kalan görünmezliği. Ne olmak istediğinize dair ipuçları toplarken kendinizi bir an içinde bulduğunuz is yoğunluğunu. Uzaklara gitmeyin; kendinizle de hesaplaşmayın bu kez. Çevrenize bakın. Birbiriyle bütünleşmiş paradigmalar var mı beyinlerde?
Beyni geçelim bazen kuş beyinliyiz: hepimiz – Allen Ginsberg sağolsun !
Vicdanımızı sırtlayan kalbimize soralım: “Onu ısıtmak için neler yakıyorsun?”
***
Hala soruyor küçük yağmur tanesi, yeşil elmaların içindeki kurtlar üzerine düştüğü yapraktan ona zarar verir mi diye. Sen olsan ne cevap verirsin?
“Yum gözlerini” demiştim ona, kollarını tutuyordum. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki komşular uyanacak diye korkup elimi üzerine koydum. “Bugün günlerden ne” diye sordu? Bir kurtcuk elmadan çıkıp yaprağa doğru yaklaştı. “Pazartesi olsun” dedim usulca. İstemedi. Herkesin çok işi varmış bugün. “Sen söyle” dedim, durdu. Kurtcuk yediği elmadan susamış, yaprağın üzerindeki yağmur tanesine eğilmekteydi. Gülümsedi son kez. Elimi kalbinin üzerinden çektim. İçilmişti.
***
Uykuyu bölen sesin ardından telefonun diğer ucundaki kadına bilmediği bir dilde fısıldıyorum:
“Babam ne zaman gelecek?”
Emre Küçükoğlu
Aralık 2009
.
Gönderen
Emre
zaman:
16:03
2
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
30 Kasım 2009 Pazartesi
Prototip 2010
Avrupa Birliği, Kültür Başkentleri oluşturmaya 1985 yılında başladı.
İstanbul’un diğerlerinden farkı bir sivil toplum hareketi olarak var olan ilk örnek olması. Avrupa Kültür Başkentliğini İstanbul’a kazandıran dosya : City of the Four Elements ( Dört Elementin Şehri)
Dört element bilindiği üzere ateş, su, hava, toprak. Batı Anadolu’da yaşamış Thales, Anaksimanderos ve Anaksimenes’in geliştirdiği teori yüzyıllardır Hristiyan ve İslam bilim ve felsefelerinde tartışıldı, taraf buldu.
Domuz gribinden ölmezsek İstanbul 2010’u yaşayacağız.-

2010, İstanbul’un Avrupa kültür başkenti seçilmesi için geç bir tarih değil mi diye sorulabilir. Türklerin 1453’de İstanbul’u resmi olarak fethetmelerinin ardından Bizans etkinliğinin yavaş yavaş coğrafi vitrinden silinmesi ve İslami-Osmanlı izlerinin şehre oturtulmasıyla kültürel mozaik’in inşası başlamış oldu. 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Başkanı Şekip Avdagiç’in şu sözleri önemli: “Ben Avrupa Kültür Başkenti tacının İstanbul’a ilave bir katkı sağladığını düşünmüyorum. İstanbul’un zenginliğinin çok daha fazla insan ile paylaşılmasına vesile oldu.(…) Sadece resmi olarak tescil edilmiş oldu.”
Dolayısıyla bugün yapılan restorasyon çalışmaları, görücüye (ziyarete) yeni açılan mekanlar, Yenikapı’dan çıkarılan eserler vs. İstanbul’u tek başına Avrupa kültür başkenti yapmaz. Şehrin sahip olduğu toplu mirasın değerinin bilinip yaşatılması şart. ( Nice tarihi değeri olan yapıların ve şehre güzellik veren arazilerin kundaklanarak para babalarına, Arap şeyhlerine nasıl peşkeş çekildiğini gördü İstanbullular.)
Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, sarnıçlar, camiler, kiliseler, sinagoglar, dikilitaşlar, sütunlar… İstanbul bunlarla beraber ayrıca “insan” şehri. Üstelik konuşmalarıyla kaba, davranışlarıyla olgun bir tablo çizmeyen, yaşam düzeniyle modern Orta Doğulu profili. Neredeyse her cadde ve sokağında insan ile araç gürültüsünü duyabilirsiniz. Öznel karmaşasını hissedebilir ve üzerinize empoze edilen “çabuk olma” zorunluluğunu koşulsuz bir ahenkle yerine getirirken “iç içe” yaşamanın kendiliğinden ortaya çıkardığı kuralsızlık kurallarını benimseyebilirsiniz.

Kitlesel gelişim projelerinin günümüzde bir işe yarayacağını düşünmüyorum; belki işin uzmanlarının artık birey’e ağırlık verip oradan topluma açılma zamanları gelmiştir. Yine de damarlarımızda taşınan asil kan’da toplu hareket kabiliyeti kodlarının bulunmasına sevinebiliriz.
2010’u İstanbul için kültürel umuda yasladık.
Darısı İzmir’in, Edirne’nin, Bursa’nın, Konya’nın, Mardin’in bir cümle tarihi mirasını yaşatıp önce birey sorumluluğu ardından “ortak” yaşam psikolojisi kuran Türkiye’nin başına diyorum.
Geniş bilgi için :

Emre Küçükoğlu
.
Gönderen
Emre
zaman:
23:19
3
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
23 Kasım 2009 Pazartesi
Bir Avuç
.
yaz ikindisi
vakit;
merkezidir leylakların
altında sen sapsarı
elbise
./..
beni tanır yanakların
uzak olsa da bugün
unutmamışsam
gelirim
dizlerin
sıcak
bir avuç.
Emre Küçükoğlu
Kasım 2009
.
Gönderen
Emre
zaman:
17:38
2
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: şiir 09
15 Kasım 2009 Pazar
Yum
.
- Başkalarına benzetmektense kendini ateşe vermeye hazır olan kimdir? –
Uzun bir fırtınadan elleri dağ topluyor denizin ortasında
Tek gecelik şehirler: Yetişkin çığlık ayazı
Takvimlerin rüyasında kendini vurduğu mum ışığı
Titreyen ilk köpük; iniyor sırtından aşağıya
Vaad edilmiş aşkın var olmama korkusu yüzünden kral
Trapez biçimli makamında bileklerini sürtüyor camlara
Eteği ayrık otları bezenmiş adalar; yumak yumak
Siyahı yaralı geçitlerin önünde tipiye tutulmuşluğu baharın
Tangosunda ürkek adımlarla yürüyor geçmişi bir masaldan
Bir masala uzanan hayal saatleri : Aşksa
Yum gözlerini.
Emre Küçükoğlu
Kasım 2009
Gönderen
Emre
zaman:
14:17
2
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: şiir 09
11 Kasım 2009 Çarşamba
Baudelaire'e Göre Şiirin Tek Amacı Güzelliktir.
.
Erdoğan Alkan'ın Şiir Sanatı isimli kitabını okuyorum ara ara. Bu yaz sahilde bir kitap tezgahında sevgili ablamın dikkatimi çekmesiyle görüp almıştım. Şimdi okuduğum bölümü ise şiir çalışan dostlar adına derliyorum :
Şiirin amacı gerçek değildir: Gerçek, bilimlerin temelinin ve amacının oluşmasına hizmet eder...
Şiirin amacı iyi değildir: İyi, aktörel (ahlaki) araştırmaların temeli, amacıdır. Sürekli sanatta aktöreye aykırı, aktöreye aykırılık, aktörellik gibi sözler ve diğer kazca şeyler söyleyip duran burjuvazinin hödüklerini düşündükçe , bir seferinde bana eşil ederek daha önce hiç görmediği Louvre'a gelen ve o ölümsüz yontuları ve tabloları gördükçe kızarıp yüzünü kapayan, beni sürekli kolumdan çekip duran, böyle rezilliklerin açıkça nasıl gösterilebildiğini soran beş franklık sokak orospusu Louise Villedeu 'ü anımsarım.
Şiir bir tutkuyu dile getirmek için yazılmaz: Romantizmin düzensiz, dağınık dönemlerinde o hararetli iç çöküşler döneminde sık sık ileri sürülen bir formül vardı : Yüreğin şiiri. Böylece tutkuya geniş haklar tanınıyordu. Bir tür yanılmazlık tanınıyordu ona. Neler yapmıyor estetik bir yanılgı, nice yanlış yorumları, nice kuşkulu görüşleri dayatıyor dilimize. Yürekte tutku vardır, yürekte özveri vardır, yürekte suçluluk vardır ama şiir, şiir yalnız ve yalnız imgelemdedir.
Yalnız dize tutkusuyla yazılmış şiirin güzel olmak konusundaki şansı, bir öfkeyi dile getirmek için yazılmış dizeden daha fazladır. Dünyamız hoşnutsuz, öfkeli insanlarla dolu ama güzel dizeler yaratamıyorlar.
Şiirin amacı öğretmek değildir: Şiirin amacının şunu ya da bunu öğretmek olduğunu düşünen bir yığın insan var. Şiir gelenekleri yetkinleştirmeliymiş, şiir bilinci güçlendirmeliymiş, hasılı şiir yararlı olanı göstermeliymiş... Kişi kendine eğilmek, ruhunu sorgulamak, coşkulu anılarını anımsamak istesin yeter ki, o zaman şiirin şiirden başka amacı olmadığını görür, başka amacı olamaz da.
Şiirin ilkesi yüce bir Güzelliktir. Güzel, zevkin tek tutkusu, tek amacıdır: Şiirin ilkesi yalnız ve yalnız yüce bir güzellik'e karşı duyulan insani bir özlemdir. Ve bu ilke kendini ruhun kanatlanışında, coşkuda, yüreğin esrikliği olan tutkudan aklın otlağı olan gerçekten tümüyle bağımsız bir coşkuda ortaya kor...
Baudelaire'in şaire verdiği öğütlere gelince:
Başarı tansık gibi kendiliğinden gelmez. Her başarı yazarın gücüyle artan daha önceki başarılan sonucudur.
Şair, şansım yok yazgım buymuş diyemez; bunu söyleyenler henüz yeteriyle başarıya ulaşamamış ve bunu da bilmeyen kimselerdir.
Bazı sözcük kumkumaları edebiyat değerleri olmadığı halde ün yapmışlarsa onlara öfkelenerek zaman yitirmek bir işe yaramaz. Beğenmediğiniz yazılar karşısında siz kendi yazınınıza damganızı basamazsanız savunduğunuz sanatın yarısı karanlıkta kalır. Yeni araçlarla ilgi uyandırıp çevrenizi olabildiğince aydınlatın.
Gerekli silahlardan yoksunsanız ya da elinizdeki silahı kullanmayı iyi bilmiyorsanız eleştirel saldırıya kalkmayın. Eksik eleştiri acıklı bir kazaya neden olur, silah geriye teper. İyi silahlıysanız dolaylı değil doğrudan saldırın.
Şiiri büyük oranda önce zihninizde tamamlayın. ( Tuvale ilk fırçayı vurduğunuzda tuvaldeki resim zihninizde bitmiş olsun )
Zihnin mekaniği vardır. Yarının yapıtını inatla yaratmak istiyorsanız her gün çalışın, esini kendi egemenliğiniz buyruğunuz altına alın.
Şiir sabır ister, uzun dönemde yarar sağlayan bir yatırım türüdür. Önce değerinizi kanıtlayın.
C.B
şimdilik budur ...
E.K
Gönderen
Emre
zaman:
23:10
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
10 Kasım 2009 Salı
Fotoğraf Albümü - Tuğba Makina
.
Değerli arkadaşım Tuğba Makina'nın kaleminden nefis bir deneme okudum geçenlerde. Blogumu kimler okuyor görmüyorum ancak okuyanlarla paylaşmak ve kendime saklamak için izin istedim. Buna imkan verdiği için teşekkür ederim.
Kaleminden nice güzel denemeler okuyacağız daha... Şimdi yazı ile baş başa kalın :
FOTOĞRAF ALBÜMÜ
Titreyen bir aynada yüzüme bakıyorum;
hastalıklı bir ten,
unutulmakla hatırlanmak arasında bir yerlerde sıkışmış bir geçmiş,
ara sıra yüzümün tam olarak neresinde kendine yer bulduğunu anlayamadığım garip bir tebessüm
ve her daim ağlayacakmış gibi duran ama hiç ağlayamayan gözlerim.
Geçen yıllar neler aldı bıraktıkları için? Bulması pek de kolay olmuyor aslında. İnsan gelenleri kolay saysa da gideni öyle kolay kolay telaffuz edemiyor. Hayatta muhasebe bir türlü tutmuyor; işin açığı, bilerek tutturulmuyor. Bir şeyler oturuyor düşüncelerin eteğine, tam da her şeyi anlatacakken; ne söyleyebiliyorsun o sıra ne de susabiliyorsun. Bu sırada insan “araf”ın neden varolduğunu anlıyor kelimeler arasında.
Herkes 365 günde bir yaş yaşlanmıyor. Bunu anladığında birkaç yaş birden yaşlanıyorsun. Anlamamak en iyisi sanırım.
Ölümlerin sırasının büyükten küçüğe doğru, doğrusal bir tarih anlayışıyla sıralanmadığını gördüğünde, zamanın gerçekten izafi olduğunu ispatlıyor aslında hayat kendi içinde.
Her baktığını, önüne dizilen yargılar yüzünden göremediğin yıllar geçip de, her baktığını gördüğün görüp de hiçbirine şaşırmadığın yıllar geldikçe anlıyorsun yaşamayı ve görmek mi daha iyi her şeyi yoksa görmemek mi cevabını veremiyorsun.
Sonunda, her kareyi sabitlemeyi seçip her daim gezerken fotoğraf galerilerini birileri, bazıları da her kareden bir galeri yapıp mecbur kalmadıkça gezmemeye özen gösteriyor. Yaşadıkça çekilecek fotoğraflar var çünkü.
Aynalar titrer de fotoğraflar titremez mi ellerinde insanın...
En net fotoğraflar ölümlerde çekilirken, acıda alınırken en yakın poz; en flu fotoğraflar düğünlerde çekilip en uzak poz oradan alınır hayatta. Ve insanoğlu gerçek yüzünü göstermemek için diğer insanoğullarına, en flu fotoğraflarından yapar albümleri aslında.
Tuğba Makina
.
Gönderen
Emre
zaman:
20:15
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
01 Kasım 2009 Pazar
Dicle'ye...
.
tuzunu arayan denizler kadar
ölü şimdi köprü
vasatın üstüne çıkamadık
hayata damlayan musluklar
gıcırdayan menteşelerimiz var
devriye süvarilerince bilinen
beyaz güzelliğin yoruldu acılarına
ıslak
ensemizden aşağıya süzülüyor
ürperti bebekleri
"çok acı var"
Emre Küçükoğlu
Kasım 2009
Dicle Koğacıoğlu'na
Saygılarımla
5 Ekim`de aracını köprü üzerinde bırakarak ortadan kaybolan ve ardında ailesine hitaben `Çok acı var dayanamıyorum` yazılı mektup bırakan Sabancı Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Koğacıoğlu`nun (37) cesedi Ortaköy açıklarında bulundu. (kaynak: tümgazeteler)
.
Gönderen
Emre
zaman:
00:23
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: siir 09
27 Ekim 2009 Salı
Görünmeyen
.
omuzların sisten görünmüyor
biliyorum baştan ayağa şiirsin yine
gamzelerine yağmur doluyor gözlerim
boşluğunla deniz çırpınıyor
bileklerini okşayan kaçaklıkta
farkındayım
bir Rum köyünde
güzel bir zambağın
dile gelişi kutsanıyor
kardaki izlerinde
uysal tuz kokusu
iki göç arasında kadınlığın
titrek, huysuz
karanfil
şiir,
sevmektir
görünmeyen sesleri
Emre Küçükoğlu
Gönderen
Emre
zaman:
22:50
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: siir 09

